Recaizade Mahmut Ekrem

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914) Eserleri, Hayatı ve Edebi Kişiliği

Recaizade Mahmut Ekrem 1847 yılında varlıklı bir ailede İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Mehmed Şâkir Recâi Efendi’dir. Küçük yaştan itibaren babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1862 yılında Dışişlerinde çalışmaya başladı. Burada Leskofçalı Galip ve Namık Kemal gibi isimlerle tanıştı. Bu dönemde Fransızca da öğrenmeye başlayan Mahmut Ekrem, Namık Kemal’in Londra’ya kaçmasıyla Tasvir-i Efkar‘ın başına geçti.

1878-1887 yılları arasında Mekteb-i Sultani ve Mekteb-i Mülkiyye’de edebiyat öğretmenliği yaptı. Burada okuttuğu ders notlarını Talim-i Edebiyat adında edebiyat ders kitabı olarak yayımladı. Muallim Naci ile edebi polemikler yaşadı. Oğlu ve kızının vakitsiz ölümü ile hayata buruk bakan Mahmut Ekrem oğlu Nijad’ın doğumuyla hayata tekrar bağlandı. Servet-i Fünun dergisi etrafında Edebiyat-ı Cedide hareketini başlattı. Tanzimat 2.Dönem sanatçısı olan Recaizade Mahmut Ekrem, Servet-i Fünun sanatçılarına da öğretmenlik ve yol mentorluk yaptı. Beş yıl süren bu hareket ve oğlu Nijad’ın vefatı üzerine kalbi daha fazla dayanamayan Mahmut Ekrem seneler 1914’ü gösterdiğinde vefat etti.

Recaizade Mahmut Ekrem Edebi Kişiliği:

Recaizade Mahmut Ekrem, Türk Edebiyatı’nın ilk edebiyat kuramcısıdır. İlk dönem şiirleri Divan Edebiyatı’na yakındır ta ki Fransız romantizmi etkisinde kalana dek. İlk şiirleri temayüller ve dünyanın geçiciliği temaları etrafında şekillenmiştir.
İkinci dönem şiirlerinde Yadigar-ı Şebab adlı eseri ile yeni tarz şiire yönelir, gençlik çağının kaygısızlığı, hayaller ve umudu anlatır. Eserinde biçimsel olarak yenilikler de görülmeye başlanır. Zemzeme adlı şiir kitabı ile biçim ve içerik tamamen yenileşir. Tanrı- doğa bütünlüğü anlatılır. (Muallim Naci, Zemzeme’ye karşı Demdeme’yi yazdı.)


Recaizade Mahmut Ekrem’in bir iki şiirinde hece ölçüsü varken şiirlerinin geneli aruz ölçüsü iledir. Manzum-mensur karışık şiirler ve tablo altı şiirler yazdı.

“Her güzel şey şiirdir. Şiirin illa kafiyeli ve alt alta olması gerekmez.” diyerek mensur şiirin önünü açtı. Roman alanında bilinçatı tekniği ve realist roman anlayışının ilk uygulayıcılarındandır.

Recaizade Mahmut Ekrem Eserleri

Recaizade Mahmut Ekrem Romanları ve Hikayeleri:

Araba Sevdası:

Recaizade Mahmut Ekrem’in tek romanıdır. Türk Edebiyatı’nın ilk realist romanıdır. Türk Edebiyatı’nın ilk resimli romanıdır. Bilinçakışı tekniğinin uygulandığı ilk eserimizdir. Eser, Servet-i Fünun dergisinde tefrika edildi. Eser, yanlış batılılaşma teması etrafında şekillenen bir dramdır. Batı’yı yanlış anlayan ve yüzeysel biçimde taklit eden Bihruz Bey’in trajikomik hikâyesini anlatır. Gösteriş merakı, Fransızca özentisi ve gerçeklikten kopuk aşk hayalleri yüzünden hem maddi hem manevi olarak çöküşe sürüklenir. Roman, Tanzimat dönemi yanlış Batılılaşma ve züppelik temasını inceler.

Kişi Kadrosu (Karakter Analizi)

Romanın karakterleri, dönemin toplumsal yapısını ve kültürel çatışmalarını temsil eden “tip” özelliklerine sahiptir.

Çengi Hanım: Periveş’in yanındaki, olayların akışında etkili olan yardımcı karakterlerden biridir.

Bihruz Bey: Romanın başkişisidir. Varlıklı bir ailenin oğludur ancak yarım yamalak bir Fransızca ve yüzeysel bir Batı kültürüyle yetişmiştir. Gösteriş meraklısı, mirasyedi ve gerçeklikten kopuk biridir. En büyük tutkusu şık arabasıyla Çamlıca’da gezmektir.

Periveş Hanım: Bihruz Bey’in bir gezinti sırasında görüp aşık olduğu kadındır. Bihruz onu soylu ve ulaşılamaz bir hanımefendi sanır, ancak Periveş aslında düşük bir yaşam süren, “serbest meşrep” bir kadındır.

Keşfi Bey: Bihruz Bey’in arkadaşıdır. Yalancılığı ve abartılı hikayeleriyle tanınır. Bihruz’un Periveş hakkındaki hayallerini besleyen ve onu yanlış yönlendiren asıl kişidir.

Mösyö Piyer: Bihruz’un Fransızca hocasıdır. Kendi çıkarları doğrultusunda Bihruz’u pohpohlayan bir karakterdir.

Romanın düğüm noktası, Bihruz Bey’in hayal dünyasının gerçekliğin sert duvarına çarpmasıyla çözülür. Arkadaşı Keşfi Bey’in “Periveş öldü” yalanına inanan ve günlerini hayali bir yas içinde geçiren Bihruz, bir Ramazan eğlencesi sırasında Şehzadebaşı’nda Periveş ile burun buruna gelir. Onu gördüğünde yaşadığı şokla, karşısındakinin Periveş’in “ölmüş olan ablasına” benzeyen kız kardeşi olduğuna kendini ikna etmeye çalışır. Ancak ısrarlı takibi sonucu girdiği diyalogda acı gerçekle yüzleşir: Karşısındaki kadın bizzat Periveş’in kendisidir ve Bihruz’un zihninde büyüttüğü o “asil, ulaşılmaz hanımefendi” imajıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Periveş’in kaba tavırları ve alaycı konuşmaları, Bihruz’un hem aşkını hem de Batılılaşma adına inşa ettiği sahte dünyasını yerle bir eder. Bihruz, çevresindekilerin eğlence konusu haline geldiğini anlayarak büyük bir utanç ve perişanlık içinde olay yerinden uzaklaşır; bu son, aslında köksüz bir özentiliğin kaçınılmaz hüsranını simgeler.

Muhsin Bey:

Recaizade Mahmut Ekrem’in 1889 yılında yazdığı bir uzun hikayedir. Eser romantizmden realizme geçiş aşamasıdır.

Muhsin Bey: Romanın başkişisidir. Şair ruhlu, hassas, sanata ve müziğe tutkun, gerçek aşkı arayan idealist bir gençtir. Dönemin “romantik kahraman” tipini temsil eder.

Dilber: Muhsin Bey’in aşık olduğu kadındır. Ancak Muhsin Bey’in zihnindeki idealize edilmiş kadın imgesiyle gerçekteki hali arasında bir uçurum vardır.

Sait Efendi: Muhsin Bey’in dostu ve dert ortağıdır.

Muhsin Bey, şiiri ve müziği çok seven, çok ince ruhlu ve duygusal bir gençtir. Bir gün gezintiye çıktığında Dilber adında bir kız görür ve ona sırılsıklam âşık olur. Ancak Muhsin Bey’in aşkı sadece kalbinde kalmaz; o, bu aşkı yazdığı şiirlerle ve bestelerle adeta kutsal bir hale getirir. Ne yazık ki hayalleri gerçeklerle uyuşmaz. Sevdiği kızın bir başkasıyla evleneceğini öğrenince dünyası başına yıkılır. Yaşadığı bu büyük üzüntü ve hayal kırıklığı nedeniyle sağlığı bozulan Muhsin Bey, o dönemde “üzüntü hastalığı” olarak da görülen vereme yakalanır. Hassas kalbi bu acıya daha fazla dayanamaz ve genç yaşta hayata veda eder.

Şemsa:

Recaizade Mahmut Ekrem’in realizmden (gerçekçilik) ziyade romantizm (duygusallık) etkisinde yazdığı bir uzun hikâyedir. Eserde küçük yaşta ailesinden kopup İstanbul’a getirilen bir kızın hayatı anlatılır.

Şemsa: Hikâyenin merkezindeki küçük kızdır. Çok masum, narin ve duygusal biridir.

Anlatıcı (Yazar): Şemsa’yı evine alan, onu bir kardeş gibi seven ve onun yaşadığı acılara tanıklık eden kişidir.

Şemsa’nın Annesi: Kızından ayrılmak zorunda kalan, özlem dolu bir karakterdir.

Şemsa, çok küçük yaştayken annesinden ve memleketinden ayrılmak zorunda kalan masum bir kız çocuğudur. İstanbul’a getirilerek bir konağa yerleştirilen Şemsa, burada herkes tarafından çok sevilse de kalbindeki anne özlemini hiçbir zaman dindiremez. Ailesinden uzak kalmanın verdiği bu derin keder, zamanla onun narin vücudunu güçsüz bırakır ve Şemsa o dönemin en amansız hastalığı olan vereme yakalanır. Hikâye boyunca Şemsa’nın içindeki bu büyük hasret ve hastalığın getirdiği fiziksel çöküş, duygusal bir dille anlatılır. Sonunda annesine kavuşma imkânı doğsa da Şemsa’nın hastalığı çok ilerlemiştir; annesine kavuştuğu o an, aslında hayata veda ettiği andır. Şemsa’nın bu sessiz ve hüzünlü gidişi, okuyucuya saf bir evlat sevgisini ve ayrılığın yıkıcı etkisini derinden hissettirir.

Recaizade Mahmut Ekrem Tiyatroları:

Afife Anjelik

Türk Edebiyatı’nın ilk romantik dramıdır.

Anjelik: Hikâyenin başkahramanıdır. Çok güzel, sadık, namuslu ve erdemli bir kadındır. Kocasını çok sevmektedir.

Kont Mişel: Anjelik’in kocasıdır. Savaşçı bir askerdir ve karısına derin bir sevgi duyar.

Mösyö Atilla: Kont Mişel’in yanındaki kötü niyetli bir adamdır. Anjelik’e göz koyar ve olayları başlatan asıl kişidir.

Erdemli ve kocasına sadık bir kadın olan Anjelik, eşi Kont Mişel savaşa gittiğinde kalede yalnız kalır. Kont’un yanında çalışan kötü niyetli Atilla, Anjelik’e aşk teklif eder fakat Anjelik onu sertçe reddeder. Reddedilmeyi hazmedemeyen Atilla, Anjelik’e korkunç bir iftira atarak onun namusunu lekelemeye çalışır. Bu haksız suçlamalar ve iftiralar karşısında Anjelik büyük bir acı ve keder içinde erir. Sonunda Anjelik’in suçsuz olduğu anlaşılsa da yaşadığı kederin ağırlığına dayanamaz ve masumiyetini ispatlamış bir kadın olarak hayata veda eder.

Atala yahut Amerikan Vahşileri

Türk edebiyatında olayların Amerika’daki yerli kabileler arasında geçtiği, “egzotik” mekanları konu alan ilk eserlerden biridir.Romantizm akımının tüm özelliklerini bünyesinde barındırır.

Atala: Bir Kızılderili kabilesinin şefinin kızıdır. Hristiyanlık inancı ile kabile gelenekleri ve aşkı arasında sıkışmış, son derece duygusal bir kadındır.

Şakta (Chactas): Düşman kabile tarafından esir alınan ve ölüme mahkûm edilen genç bir savaşçıdır. Atala’ya büyük bir aşkla bağlıdır.

Peder Aubry: Ormanda yaşayan, bilge ve yardımsever bir din adamıdır. Sevgililere yardım eder.

birbirine düşman iki Kızılderili kabilesinden Şakta ve Atala’nın imkânsız aşkını konu alır. Şakta, düşman kabileye esir düşer ve törenle öldürülmesine karar verilir. Ancak kabile şefinin kızı Atala, Şakta’ya âşık olur ve onu hücresinden kaçırarak beraber Amerika’nın uçsuz buçaksız ormanlarına kaçarlar. Kaçışları sırasında büyük fırtınalarla ve zorluklarla mücadele eden çift, Peder Aubry adında bir din adamına sığınır. Atala, annesine verdiği bir söz (bekâret yemini) ile Şakta’ya olan aşkı arasında korkunç bir vicdan azabı çekmektedir. Bu içsel çatışmaya dayanamayan Atala, aşkına sadık kalabilmek ama yeminini de bozmamak için zehir içerek intihar eder. Şakta ise sevdiği kadının ölümüyle derin bir kedere boğulur.

Vuslat

1874 yılında yayımlanan bu eser, dönemindeki sosyal sınıflar arasındaki farkları ve bu farkların aşk üzerindeki yıkıcı etkisini işler.

Behiç Bey: Zengin bir ailenin oğludur. Duygusal, dürüst ve sınıf farklarını umursamadan sevdiğine bağlı bir gençtir.

Ferhunde Hanım: Behiç Bey’in aşık olduğu, ancak sosyal statü olarak daha alt tabakadan (bir hizmetçi/besleme) olan fakir ama temiz kalpli bir kızdır.

Behiç’in Babası: Sınıf farklarına çok önem veren, oğlunun Ferhunde ile evlenmesine şiddetle karşı çıkan, katı kuralları olan biridir.

Behiç Bey, ailesinin yanında çalışan veya alt tabakadan bir kız olan Ferhunde’ye derin bir aşkla bağlıdır. Ancak Behiç’in ailesi, bu evliliğe sosyal sınıflarının uyuşmaması gerekçesiyle karşı çıkar. Ailesinin baskıları ve engellemeleri yüzünden birbirlerinden koparılan gençler, büyük bir ruhsal çöküntü yaşarlar. Ferhunde, yaşadığı üzüntü ve haksızlıklar nedeniyle o dönem edebiyatının vazgeçilmez teması olan verem hastalığına yakalanır. Behiç, her şeyi göze alıp Ferhunde’ye kavuştuğunda ise artık çok geçtir. Ferhunde, sevgilisinin kollarında son nefesini verir. Eser, aşıkların bu dünyada birbirlerine gerçek anlamda kavuşamamalarıyla, yani “yarım kalan bir vuslatla” sona erer.

Eserde kavuşamayan aşıklar için verem motifi ve sınıf çatışması görülmektedir.

Çok Bilen Çok Yanılır

Recaizade Mahmut Ekrem’in Çok Bilen Çok Yanılır adlı eseri, yazarın diğer dramatik ve hüzünlü eserlerinden farklı olarak komedi türünde kaleme aldığı bir tiyatro oyunudur. 1916 yılında (yazarın ölümünden sonra) yayımlanan bu eser, klasik bir dolantı komedisidir.Geleneksel Türk tiyatrosundaki (Karagöz ve Ortaoyunu) komik unsurlar ile Batılı tiyatro tekniğini birleştiren başarılı bir komedidir. Kendisini çok zeki sanan insanların içine düştüğü gülünç durumları anlatır.

Azmi Efendi: Maraş Kadısı (hâkimi) olan ana karakterdir. Kendisini çok akıllı, kurnaz ve herkesi kandırabilecek biri olarak görür.

Kaymakam Bey: Azmi Efendi ile çekişme halinde olan karakterdir.

Lütfiye Hanım: Azmi Efendi’nin evlenmek istediği kadın.

Müştak Bey: Olayların içine çekilen genç karakterlerden biri.

Maraş Kadısı Azmi Efendi, çevresindekilere üstünlük taslayan, kurnazlığıyla herkesi alt edebileceğine inanan bir adamdır. Azmi Efendi, Kaymakam Bey’i zor duruma düşürmek ve kendi çıkarlarını korumak için karmaşık bir plan yapar. Bu planın merkezinde evlilik ve miras meseleleri vardır. Ancak Azmi Efendi’nin başkalarını kandırmak için kurduğu tuzaklar, kendi kibri ve dikkatsizliği yüzünden birbirine karışır. Planladığı oyunlar ters teper ve başkalarına kazdığı kuyuya kendisi düşer. Oyunun sonunda Azmi Efendi, o kadar “çok bildiğini” sanırken aslında ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğunu anlar ve herkesin önünde komik duruma düşer.

Zemzeme- Demdeme Tartışması

Türk edebiyatı tarihinin en meşhur tartışmalarından biri olan Zemzeme-Demdeme Tartışması, sadece iki sanatçının kavgası değil; “eski” ile “yeni”nin, “klasik” ile “modern”in büyük çatışmasıdır.19. yüzyılın sonunda Türk edebiyatının yönünü tayin etmiştir. Bir yanda yenilikçi kanadın lideri Recaizade Mahmut Ekrem, diğer yanda ise geleneği savunan Muallim Naci vardır.

Recaizade Mahmut Ekrem, Zemzeme (hoş ses, nağme) adını verdiği şiir kitaplarını yayımlar. Özellikle 3. Zemzeme’nin ön sözünde (mukaddime) yeni edebiyatın ilkelerini açıklar. Ekrem’e göre:

Şiirde önemli olan “güzellik”tir.

“Kulak için kafiye” anlayışını savunur (Kafiyenin yazılışı değil, sesi önemlidir).

Şiirin konusu sınırsızdır; her şey şiirin konusu olabilir.

Geleneksel edebiyat anlayışını savunan Muallim Naci, Ekrem’in bu yenilikçi fikirlerine karşı çıkar. Saadet gazetesinde Demdeme (hiddetli ses, gürültü) başlığı altında eleştiriler yazar. Naci’ye göre:

Edebiyatın kuralları ve geleneği korunmalıdır.

“Göz için kafiye” anlayışı savunulmalıdır (Kafiyeli kelimelerin yazılışı aynı olmalıdır).

Ekrem’in “yeni” diye sunduğu şeyler kuralsızlıktır.

Zemzeme-Demdeme tartışması, Türk edebiyatında “güzellik” ve “kafiye” anlayışı üzerine yoğunlaşan köklü bir fikir ayrılığıdır. Recaizade Mahmut Ekrem, Batılılaşma etkisindeki yeni edebiyatı savunarak şiirde duyguların ve kulaktaki hoş sesin (kulak için kafiye) ön planda olması gerektiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık Muallim Naci, klasik edebiyat geleneğini savunmuş ve şiirde teknik kuralların, özellikle de yazılış birliğine dayanan “göz için kafiye” anlayışının terk edilemeyeceğini vurgulamıştır.

Kişisel eleştirilerin de karıştığı bu tartışma o kadar büyümüştür ki devlet müdahalesiyle gazete yazıları durdurulmuştur. Sonuçta bu kavga, Recaizade Mahmut Ekrem’in etrafında toplanan gençlerin Servet-i Fünun edebiyatını kurmasına zemin hazırlamıştır. Recaizade Mahmut Ekrem’in öğrencilerini (Tevfik Fikret ve arkadaşları) Servet-i Fünun dergisinin başına geçirmesiyle yeni bir dönem başladı.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top